Gülcemal SOYLU

<  Bir Önceki Sayfa

25 Mart 1935 tarihinde Erzurum'un İspir ilçesinin Dişasor (Ulubel) Köyü'nde dünyaya gelen Gülcemal Soylu, şimdiye kadar gözlerden ırak kalmış, hiç kazılmamış, açılmamış dopdolu bir mücevher küpü... Hem de uzaklarda değil, Anadolu'nun göbeğinde, Ankara'da ..


Gülcemal  Soylu, Bediüzzaman'ın esir arkadaşı olan babası Alişan Efendi’nin emriyle, bin bir meşakkat çekerek üç ay boyunca Ege'de dolaşıp Said-i Nursi’yi aramış. Sonunda bulmuş ve ondan bizzat müsaade alarak tam 23 sene Bağdat'ta kalmış. Bağ­dat'ta, Araplara Arapça Kur'an dersi verebilecek, büyükelçilikte ter­cümanlık yapabilecek seviyede bu lisana vâkıf olmuş, vatana dön­düğünde de yüzlerce insana bu Kur'an lisanını öğretmiştir. Bu durumunu bugün  "Üstad Hazretleri bana böyle emretti, ben de sadakatle bu emri yerine ge­tirmeye çalıştım" diye ifade ediyor.

SADDAM HÜSEYİN’LE KESİŞEN KADER ÇİZGİSİ


Bir gün Bağdat'ta, o zamana kadar hiç tanımadığı birisiyle küçük bir tartışmaya girişir.  Kaderin cilvesi... Seneler sonra bu küçük hadi­se onun Irak'ta istenmeyen adam ilan edilmesine sebep olur ve ço­cuklarını bile Bağdat'ta -geçici bir süre- bırakarak çarnaçar ülkeye dönmek zorunda bırakılır. Zira o münakaşa ettiği adam, Irak Devletinin Başkanı olmuştur. O adamın adı Saddam Hüseyin'dir.


Gülcemal Soylu'nun tahsil hayatı şöyle:

Hafız-ı Kur'an olduktan sonra Türkiye'de hiçbir okula gidemez. Ancak 1957'de Bağdat'a gittikten sonra, ilk mektep dâhil bü­tün okulları orada tamamlar. En son olarak, 1979'da Bağdat Üni­versitesi, Edebiyat Fakültesi'nin İlahiyat Bölümü'nü bitirir. Ta­mamladığı resmi okullar dışında, İmam-ı Azam Camii İmam Hatip'i Abdülkadir el-Hatip, Şeyh Emced el-Zehavi, Büyük Müfessir Mahmud el-Şükri Alusi'nin toronu Fuad el-Alusi, Abdülkerim Biyare, Molla Ömer, Necmeddin el-Vaiz ve Muhammed Kızılcı gi­bi büyük ulemadan hususi dersler almış ve kendisini yetiştirmiş­tir...


Gülcemal soylu anlatıyor:

Anlatacağım hatıralar rahmetli babamla çok alakalı olduğundan önce kısaca onu tanıtmak isterim.

 


Babamın adı Alişan Soylu'dur. Eskiden beri Alişan Ağa derlermiş ona. 1879 yıllarında Erzurum'un İspir İlçesi'nde doğan babam, Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nden birkaç yaş küçüktür. 1980 yı­lında vefat etmiş olup, 101 sene gibi uzun ve bereketli bir ömür ge­çirmiştir. Vefatından iki hafta önce bile Cuma namazını cemaatle kılmış... Mezarı İspir'in Ulubel Köyü'ndedir.

Babam küçüklüğünde köy medreselerinde okumuş, yarım hafız­dır. Çok güzel Osmanlıca, biraz da Farsça, Arapça ve Ermenice bi­lirdi. Şuurlu ve kültürlü bir insandı. Çok kitap okurdu, tarihe çok meraklıydı. Bizim aslımız Dağıstan'dan gelmiş. Dedelerimin isimleri sırasıyla şöyle: Veysel, Mevlüd, Ömer, Hüseyin, Seyfullah, Fethullah, yine Fethullah... Önce Rize sınırındakai İspir'in İyidere-Karagafur Köyü'ne yerleşmişler, sonra Erzurum İspir... Anadolu'ya gelişleri çok eski. Fethullah dedem gelmiş.

GÜLCEMAL

Rahmetli babamın Rusya'ya savaş esiri olarak gidişi şöyledir: Birinci Cihan Harbi'ne, Sarıkamış, Kars taraflarında asker olarak katılıyor. Fakat düzenli ordu şeklinde değil de 'başıbozuk' tabir edi­len düzensin askerler olarak... Aslında nizamî askerlermiş bunlar; ama öyle gösterilmiyor, başıbozuk fedailer olarak gösteriliyorlar. Kazım Karabekir Paşa'nın talimatı böyleymiş. Babam, Batum taraf­larında Ruslara ve Ermenilere karşı savaşırken Ruslara esir düşü­yor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri'yle Kosturma'da, esir kampında karşılaşıyorlar. Üstad da malum, Bitlis tarafında savaşırken ayağı kırılıyor, Ruslara esir düşüyor. Babam bize Sibirya, Koşturma ve sa­ir Rus şehirlerinde toplam olarak dokuz sene kaldığını söylerdi. Üstad Varşova, Almanya, Avusturya üzerinden firar ediyor. Babam da "Gülcemal Vapuru" ile Trabzon'a geliyor. Kader-i İlahî ile Koşturma esir kampında 2,5 sene kadar beraber kalmış oluyorlar.

Gülcemal efsanevî bir gemidir. Denizcilik tarihimizde efsaneleşen iki gemiden birisi olan Gülcemal -diğeri Yavuz zırhlısı- Osmanlı padişahı Sultan Reşad'ın anne­sinin adını taşır. Adı manilere, türkülere, şiirlere karışmış olup özellikle de Karadeniz kıyı halkının dilinde masallaşmış, her şeyiyle efsane olmuş bir gemidir. Osmanlı'nın son dönem ve Cumhuriyet'in ilk dönem devlet adamlarının neredeyse tamamı bu gemiyle seyahat etmiştir.

Daha sonra Karadeniz, Ege, Akdeniz hatlarında posta seferleri yapan Gülcemal, Amerika'ya giden ilk Türk gemisi olarak da tarihe geçmiştir. Yolcuların çok sevdiği bu iki bacalı gemi, özellikle düzenli posta seferleri yapmaya başladığı Karadeniz halkının sevgilisi olur... Adına posta pulları bile basılır.

Gülcemal'in saltanatı 1950 yılına kadar sürer. 75 yaşındaki yorgun Gülcemal, 1950'de sökülmek üzere bir İtalyan firmasına satılır.

Alişan Ağa'nın Rus esaretinden firar ettiği efsanevî vapur Gülcemal

 

 

Pullara malzeme olan efsanevi Gülcemal Vapuru

Rahmetli babam bize esir kampındaki Bediüzzaman'ı şöyle anla­tırdı:

"Esir kampında herkes onu dinliyordu. O konuştu mu herkes mest oluyor, 'Kürt Said konuşuyor' deyip can kulağıyla dinliyordu. Ermeniler geldiğinde susuyordu. Bize de konuşmayın derdi. Orada Ermeni asıllı askerler de vardı. Ben biraz Ermenice bildiğimden bunları hemen anlıyor ve Said'e işaret veriyordum. Ermeniler hiç affetmiyorlardı. Ama Ruslar karışmazlardı; gelip teftiş edip gider­lerdi. İşkenceyi Ermeniler yapardı."

Bizim köyümüzde on beş Ermeni aile varmış. Onun için babam Ermeniceyi bilirdi.

Babam Alişan Ağa, Bediüzzaman'm, Koşturma esir kampını tef­tişe gelen Rus Başkumandanı Nikola'ya ayağa kalkmama hadisesin­de oradaymış, her şeyi bizzat görmüş. Bize ağlayarak şunları anla­tırdı:

"Çok esir vardı kampta. Bir gün bir komutan geldi. Ama biz kim olduğunu bilmiyoruz... 'Dikkat!' diye bir komut verildi; herkes, hepimiz ayağa kalktık. Bir tek kişi hariç; Bediüzzaman... Sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz Rus Başkumandan Nikola bunu gördü. Hemen bir tercüman çağırtıp niçin ayağa kalkmadığını sordu. Bediüzzaman, 'Tazim Allah'a olur' diye cevap verince, Nikola, kur­şuna dizilmesini emretti. Ona ölüm emri verdiği zaman biz çok korktuk. Ölüm mangası da hemen hazırlandı. Sonra namaz için izin istedi Bediüzzaman. Namazını kıldı ve hemen çabuk çabuk geldi. Komutan Nikola: 'İdam olunacağı zaman ağırdan alınır, sen çabuk geliyorsun?' diye sordu tercümanla. Bediüzzaman umursamaz bir tavırla, 'Rabbime kavuşmak için çabuk geliyorum' dedi. Bu ihlas, komutanı çok etkiledi ve insafa getirdi. İdamı kaldırdı ve özür diledi."

Babam, Üstad'm firar mevzuunu ise şöyle anlatırdı: "Esir kampına merkeplerle erzak getirirlerdi. Bunlar asker değil, sivildi. Said, merkeplilerden birisiyle zaman zaman konuşurdu. Sonra bir gün baktık Said yok, kayıp. Yalnız bir gün bana gizlice demişti ki, 'Ahşan Kardeş'im, belki bir daha görüşemeyiz, Allah'a emanet ol. Aramızda kalsın' diye kulağıma söylemişti. Bir daha Bediüzzaman'ı göremedik."

Babamın firarı ise, 1917 Bolşevik (Komünist) ihtilali sonrasında, o karışıklıktan istifadeyle, 1923 yılının son aylarında oluyor. Bolşe­vik ihtilali sırasında esirlere, şartlı çalışma imkânı verilmiş. Babam Kosturma'dan sonra başka iç şehirlere geliyor. O sırada bir şehirde, bizim kantin dediğimiz, onların 'aşkana' dedikleri bir yerde çalış­mış. Bolşevik ihtilalinin askerleri gelmişler, patrona çok ağır sözler söylemişler. "Senin malın da canın da bizim artık, şimdi senin canı­nı almaya geldik" demişler. Babam da korkusundan çatı katına çık­mış, orada saklanmış. O adamcağızı orada süngülerle öldürmüşler. Onlar gittikten sonra babam oradan iniyor.

Bir gün nasıl olduysa 11 gençle birlikte babamı da yakalayıp elle­rini kelepçelemişler. Bir üsteğmen bunları götürüyorken yolda bir general rastlamış. Yağmur yağıyormuş. Generalin sırtında omuzluk varmış. Üsteğmene "Bunları nereye götürüyorsun?" diye sormuş. Üsteğmen "Bunlar kurşuna dizilecek, nehrin kenarına götürüyo­rum" demiş. O zaman general yağmurluğunu atmış ve "Ben filan generalim" deyip kendini, rütbelerini tanıtmış. General Tatar'mış,

Türkçe de biliyormuş. "Bunları Batum'a götür, filanca generale tes­lim et" demiş. Orada İstanbul-Batum arasında çalışan "Gülcemal Vapuru" varmış. Bu vapurda babamları tahmil (yükleme) ve tahliye (boşaltma) işçisi olarak görevlendirmişler.

O, babamları teslim alan General, bir gün "Oğlum, siz bu gemiy­le kaçabilirseniz kaçın" demiş. Zaten babam o geminin müretteba­tından bazılarıyla arkadaşlık kurmuş daha önce. Sonra artık nasıl yaptıysa o gemiye sığınmış. Hatta Rus askeri bir kurşun atmış; kur­şun babamın sağ yanağından girip, sol yanağından çıkmış. Kurşu­nun girdiği yanaktaki yara kapanmıştı, ama çıktığı yanaktaki dağıl­ma izi kalmıştı. Silah atılınca kulak zarları zarar görmesin diye ağız açılır ya -bu askerî talimattır- o yüzden gelen kurşun babamın ağ­zına fazla zarar vermemiş. Çünkü o anda ağzı acıkmış. Gülcemal Vapuru'nda tedavi etmişler babamı. Vapurda giderken "Sağ salim Trabzon'a çıkarsam, bir oğlum da olursa adını Gülcemal koyaca­ğım" demiş. İşte benim adımın hikâyesi böyle.


BABAM: "BEDİÜZZAMAN EGE MINTIKASINDAYMIŞ, GİT BUL"


 Ben 6-7 yaşlarında iken köyümüzde okul yoktu. Biz sağdan sola yazıyorduk o zaman. Yani Osmanlıca... Sonra babam duvara bir tah­ta monte etti. Bizde koyungözü diye bir meyve vardır; siyah. Onun suyunu tülbentle sıktı tahtayı boyadı... Dağdan tebeşir çıkarttı. Onu yontup düzeltti ve yazı yazacak haline getirdi. Bize o tahtanın üs­tünde yeni harfleri öğretti. Ben o yazıyı öğrendim; ama bu sefer köylü "Siz gâvurcayı öğrendiniz" diye bizi kovuyordu. Yaşlılar da haka­ret ediyorlardı. Sonra ispir'e bağlı olan annemin köyünde hafızlık yapmaya baş­ladım ve ıo yaşında hafız oldum. 12 yaşımda iken babam bana dedi ki, "Oğlum sen papağan bilir misin?" Ben, "Bilmem baba" dedim. "O bir kuştur ne öğretirsen aynısını tekrar eder durur. Başka bir şey bilmez. Tenzih ederim, sen şimdi Kur'an-ı Kerim'i okuyorsun ama manasını bilmeden okuyup geçiyorsun, papağandan farkın yok" dedi. "Çare nedir baba?" dedim. "Oğlum Allah büyüktür, çaresi var. Sen önce askerliğini yap, gel..." dedi.

Bu konuşmamızdan evvel babam bir rüya görüyor. Şöyle ki: Ben elbisesiz bir vaziyette, iki nehir arasında, toz duman içindeki bir şehre gitmişim, orada 25 yıl kalmışım. Sonra bir takım elbise giymiş gelmişim. Bu rüyadan sonra babam beni aldı İspir Müftüsü Ali Başkapan'a götürdü. O, babamın arkadaşıydı zaten. İspir Müftü-sü'nün babası da babamın hocasıydı. Rüyanın tabirini sordu ama benden bahsetmeden "Bir oğlum" dedi. Müftü "İki nehir Dicle ve Fırat, tozluk dumanlık şehir Bağdat; o çocuk da kim ise orada ilim irfan okuyup sana gelecek" dedi. İşte bu rüyaya binaen ben babama, "Çare nedir?" dediğimde babam, "Askerliğini yap, gel; düşünürüz" demiş meğer.

Askere gitmeden önce İzmir'de, Selçuk-Meryemana yolu yapılı­yordu. Ağabeyim o yolun inşaatında çalışıyor, ben de onların çadı­rında kalıyordum. Üç ay kadar Selçuk İsabey Camii'nin imamından mantık ve hukuk dersleri aldım. Çadırla cami arasındaki 2,5 kilo­metrelik yoldan, daha doğrusu dağdan inip çıkıyordum. Sonra ben Bayındır'ın Karaveliler Köyünde 1951-55 yılları arasında 4 sene imamlık yaptım. 1955 yılında askere gittim. Askerliğimi gözlerim­deki bir mazeretten dolayı altı ay olarak Siirt'te yaptım, geldim.

Babamın söylediklerini not edip kaydetmiştim ben. Askerden ge­lince babama okuyup hatırlattım. "Oğlum ana gibi yar olmaz, Bağ­dat gibi diyar olmaz... Sana 25 yıl müsaade. Git Arapçayı öğren, gel. Allah-ü Teâlâ bu hitabında bize ne öğretiyor, bunun manasını öğ­ren. Ama iki şartım var" dedi. "Buyur baba" dedim. "Birincisi: Allah nasip ederse Bağdat'a git ve ilk tahsilinden üniversitesine kadar bi­tir. Sonra geri gelip Anakara'ya, Maarif Vekâleti'nde çalışırsın. İkin­ci şartım: Gidip, benim esir arkadaşım Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'ni arayıp bul ve ona benim senden bu istediklerimi sor. O da 'Babanın emri doğrudur, git Bağdat'a tahsilini yap' derse gideceksin. 'Yok, gitme' derse gitmeyeceksin" dedi.

"Baba, Üstad Hazretleri'ni nerde bulacağım ben?" dedim. "Oğ­lum, ona önce Said-i Kürdi diyorlardı, şimdi Bediüzzaman Said Nursî diyorlar. O, Ege mıntıkasında imiş" dedi.

İSPARTA YOLUNDA BEKLEMEDİĞİM BİR KARŞILAŞMA

Aslında ben askerde iken, Bediüzzaman İstanbul'da olduğunu duymuştum. Onun için terhis olunca önce İstanbul'a gitmiştim. Orada Sultanahmet Camii İmamı Gönenli Mehmet Efendi'yi bul­dum. O, beni Süleyman Efendi'yle (Tunahan) tanıştırdı. O da "Ben hiçbir talebeyi Bağdat'a yurtdışına göndermiyorum; ama senin için istihareye yatacağım" dedi. Ve istihareye yatmış. "Bağdat'a gidecek­sin; ama bir şartım var. Benim Erzurum'da binbaşı bir talebem var, Eşref Bey. Önce 11 ay ondan ders alacaksın" dedi. Beni, damadı Milletvekili Kemal Kaçar'la beraber Haydarpaşa Tren İstasyonu'ndan Erzurum'a uğurladı. On bir ay orada ders okudum. Fakat babam, Üstad Bediüzzaman'ı görmeden Bağdat'a gitmememi söyleyince Ege'ye gittim. 1957'nin son ayları... Afyon'dan başlayarak Uşak, Aydın, Nazilli, Denizli, İzmir vs dolaşmaya başladım. Üç ay dolaştım Ege'de. Çok zor oldu. Çünkü o günün şartlarında imkânsızlıklar had safhadaydı. Şimdiki gibi kolay değildi bir yere gitmek. Çok Tam üç ay...

Nihayet İzmir Kestanepazar Camii'nde ders okumaya başladım. Bu, iki üç ay kadar sürdü. Orada hocam Salih Tanrıbuyruğu beni düşünceli görünce "Gülcemal, ne düşünüyorsun oğlum?" diye sor­du. "Hocam, babamın bir emri var, onun sıkıntısını yaşıyorum" de­dim. "Ned

İspader Reklam Main

© Copyright 2013 İSPA-DER | t: 0216 470 55 35 | f:0216 470 55 35 | @ info@ispader.com

Arne Yazılım Blş. Danışmanlık